Devlet ve İktidar Krizinde Bir PR* Çalışması

Tanınmış bir çete lideri uzun süredir internet üzerinden burjuva siyaset-medya-devlet-sermaye ilişkileri hakkında değerlendirmeler içeren videolar yayınlıyor. Bu videolar büyük bir ilgiyle izleniyor. Son dönemde yayınlarına çeşitli gerekçelerle ara vermiş olsa da bu olay hâlâ canlılığını korumaktadır. Anlatılanların magazinsel boyutundan öte siyasal konjonktürde bunun ne anlama geldiği ve güncel önemi analiz edilmek zorundadır.

Türkiye’deki çeteleşmenin kısa tarihi ve temel özelliklerine bakıldığında bu olayın ne anlama geldiği ve güncel önemi hakkında çeşitli bilgiler edinilecektir. Yayınlarımızda bu kapsamda çıkan analizler içinde de bunun ipuçları saklıdır. Dolayısıyla bu analizimizde başlı başına çeteleşmenin tarihi ve rolü konusuna girmeyeceğiz. Geçmişten beri devletin çetesi olarak işler yapmış, eli devrimcilerin kanına bulaşmış bir faşist katil itiraflarda bulunuyor. Her zaman olduğu gibi halk düşmanı birisinin itirafları ve ifşaatları halk tarafından da ilgiyle izleniyor. Bu itiraflar ve ifşaatlar bir olgu olarak karşımızda duruyor ama diğer yandan bu bize hakikatin ne olduğunu göstermiyor. Olgu gerçek ama hakikati tam olarak ifade etmiyor. Hakikati ortaya çıkarmak için olgunun iç ve dış bağlantıları tüm yönleriyle incelenmek ve mantıklı soyutlamalar yapılmalıdır. Bunun sonucunda hakikat, akıl yürütme ile açığa çıkacaktır. Sedat Peker’in ifşaatlarının ne anlama geldiği konusuna geçmeden önce temel bazı nirengi noktalarımızı ifade etmeliyiz.

Çete-mafya hâkim sınıf bloğunun bir bileşenidir ve devlet organizasyonunda özel bir yeri vardır. Gelip geçici, dönem dönem oluşan yozlaşmanın, çürümenin ürünü olmayıp çürümüş sistemin organik bir bileşenidir. Çalışma tarzları, devletle ilişkilerinin nasıl kurulduğu vs. ayrı bir araştırma konusudur.

Yolsuzluk, rüşvet, nepotizm**, mülklere çökme, sermayenin zorla el değiştirmesi, kayırmacılık, bürokrasinin bazı sermaye gruplarının çıkarını öncelemesi vs. de yeni bir olgu değildir. Bunlar sistemin her dönem ürettiği olgulardır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti olduğu sürece de bunlar bitmeyecektir. TC tarihi aynı zamanda bu çürümüş ilişkilerin tarihi olarak karşımıza çıkar.

Devletin derini olmaz; devlet legal ve illegal kurumlarıyla, formel ve enformel oluşumlarıyla, mafyası ve düzenli ordusuyla bir bütündür. “Derin devlet” denildiğinde aslında burjuva devlet olumlanmaktadır. Çeteleşme, mafyalaşma, yozlaşma söylemi sistemi de olumlamakta; bu olumlama, söz konusu mekanizma ve oluşumlara sistem dışı, devlet dışı denilerek yapılmak istenmektedir. Bu tamamen burjuva ideolojik bir bakışın ürünüdür. Komünistler için bir bütün burjuva-feodal sistem ve onun devleti olumsuzdur; devlet, siyasal gericiliğin örgütlenmiş halidir.

Hükümetler, halkın soyulmasına, sömürülmesine öncülük eden kurumlardır. Burjuva-feodal devletlerde burjuva demokratik devrimini yapmış ülkelerden farklı olarak hükümetler ve onun partisi devletin kendisi gibi gözükür. İktidar olan parti yani hükümet “iktidarın nimet”lerinden fazlasıyla yararlanır. Bunlar ihaleler, yolsuzluklar, kayırmalar vs. rant pastasından aldıkları fazla paydır. Yolsuzluklar oldukça yaygındır; kamuoyunda çokça gündem olsa da sistem içinde cezalandırmalar ender yaşanır.

Burjuva-feodal sistemde muhalefet de sistemin ana bir parçasıdır, bu anlamı ile devletin de bir parçasıdır. TC tarihinde iki ana klik olarak varlık gösteren hâkim sınıf blokları olduğu; iktidarda olanın teşhir olması ya da erk zedelenmesi yaşadığında halkı kandırma görevini bu sefer muhalefettekinin üstlendiği bilinir. Bu süreçlerde muhalefettekilerin “büyük demokrat”lara dönüştüğü görülür. Demokrasi, eşitlik, adalet söylemleriyle milli burjuvaziyi, küçük burjuvaziyi hatta işçi ve köylüleri peşine takıp bu kesimleri ve taleplerini sistem içine çekerler. İktidara geldiğinde de ilk başta işçi sınıfı olmak üzere ezilenlere saldırırlar. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidara gelmesinden bugüne böyle ola gelmektedir. Sistem halkın tepkilerini sistem içinde tutmak için kendi atadığı insanlara “komünist partisi” ya da başka muhalefet partileri dahi kurdurur. Hükümetin devlet adına yaptıkları halk nezdinde teşhir olduğunda buna paralel devlet erki zayıfladığında oyunun bir parçası olarak muhalefet, demokrasicilik rolünü alır. Tüm olumsuzlukları hükümete, onun partisi ya da partilerine yıkıp devleti temize çıkarır. Bol keseden halka vaatlerde bulunur. Bunların hepsi halkı sistem içinde tutma projesinin bir parçasıdır. Değişik dönüm noktalarında burjuva siyaset alanında bu oyun hep oynanana gelmiştir. Muhalefetin de sistemin bir parçası olduğu bu dönemlerde daha görünür olur.

Çeteleşme-mafyalaşma, yolsuzluklar, rüşvet, kayırmacılık gibi ilişkiler bazı dönemlerde saklanamaz bir hal alır. Kontrolden çıkıp devletin zayıflamasını dışa vurduğunda, muhalefet bu olguları iktidar değişimi için kullanır. Bu da TC’nin kuruluşundan beri sıklıkla gerçekleşen hadiselerdir. Bu oyun da her seferinde ideolojik heyecan yaratmak için büyük sözlerle sunulur. Bir türlü benzer sorunların ortaya çıkması ise engellenemez.

Bazı parametreleri ortaya koyarak burjuva-feodal sistemin özelliklerini hatırlattıktan sonra Peker olayına geçebiliriz.

Öncelikle belirtmek gerekir ki ekonomik krizle birlikte rant pastası küçülmüştür. Pasta küçüldükçe paylaşım rekabeti artmış ve kimi kesimler de dışlanmıştır. Deva ve Gelecek partilerini dışlanan bazı kesimlerin sözcüleri olarak değerlendirebiliriz. Paylaşım rekabeti ve gelecek korkusu, kaynakların kuruması ile birleşince itiş-kakış artmıştır. Bunun yansıması olarak peş peşe skandallar basına yansır olmuştur. Peker’in kendisi hakkında ifadeleri de bu kapsamda ele alınabilir.

Bir insanı asla sahip olduğu bilinciyle değil o bilinci üreten sürecin içinde yargılamak gerektiğini bize öğreten Marks’tır. Yine şeylerin kendisi hakkındaki bilinci ile şeylerin ne olduğu da özdeş değildir. Şahıs bu dediklerinde samimi olsa, bu anlattıkları birer olgu olsa bile bu yaşanan olayın ne olduğunu tam olarak anlatmaz. Bu olayın ne olduğu, sürecin, koşulların ne olduğu ortaya konarak ortaya çıkarılır. Bir anlamda da iç ve dış bağlantılarının ne olduğu sorusuna yanıt olacak şekilde bütünsel bir değerlendirme ile hakikat tam olarak açığa çıkar.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri yönetim biçimi, hâkim sınıflar arasında ciddi huzursuzluklara neden olmuştur. AKP, dış ve iç koşulları göz önüne alarak komprador sermayenin en saldırgan, yayılmacı kesiminin itelemesiyle ve diğer kliklerin zımni desteğiyle burjuva-feodal devlet yönetiminde “güçler birliği”ni esas alan yönetim biçimine geçmiştir. Bu yönetimin avantajı kritik anlamda hızlı karar verme olanağını sağlamasıdır. Yani devletin daha merkezileştirilmesidir. Bu da hemen her şeyin karar mekanizmasının tek kişiye bağlanması ile sağlanabilmektedir. Bu aynı zamanda sömürüden elde edilen rantın da tek kişi tarafından paylaştırılmasını getirmiştir. Bu da sistemin en zayıf noktasını oluşturmaktadır. Bundan dolayıdır ki bu yönetim biçimi burjuva klikler arasında güçlü bir meşruiyeti zorunlu kılar. Halka saldırmada devletin merkezileşmesi avantaj sağlarken sömürüden elde edilen rantın paylaşımında problem yaratır.

Bu yönetim biçiminin çok kritik dönemlerde, meşruluk oranı yüksek lider ve kadroların olduğu süreçlerde uygulanabildiğini görmekteyiz. O dönemlerde halka karşı azgınca saldırıların yapıldığını da bilmekteyiz. O süreçlerde bile egemenler arasında ciddi kavgaların ve sorunların yaşandığını da biliyoruz. TC, kuruluşundan 1945’e kadar bazen yasal bazen de fiili olarak “kuvvetler birliği”ni esas alan yönetim biçimini uygulamıştır. O dönemki lider kadrosunun hâkim sınıflar içinde meşruluk oranı bugüne kıyaslandığında hayli yüksekti. Güdük de olsa bir anti-emperyalist savaşa önderlik eden kadrolar, “Kurtuluş Savaşı”na önderlik eden, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi üzerine yeni bir devlet organize eden lider ve kadrolar vardı. M. Kemal şahsında tartışılmaz bir lider vardı. Bu da bir taraftan halka azgınca saldırmasına diğer taraftan kendi muhaliflerini her türlü yol ve yöntemi kullanarak tasfiye etmesine olanak veriyordu. Rant dağıtımını istediği gibi yapma ayrıcalığının da kendisinde olduğunu biliyordu. Onun için kendi sınıfı içinde kendi kliğinin palazlanması için de her şeyi yapıyordu. O konjonktür bunları yapmasına uygun zemini sunuyordu ve yaptı. Elbette istisnalar vs. oluyordu ama bunları kolay alt ediyorlardı. Zamanla hâkim sınıf fraksiyonları arasında bir hukuk düzlemi oluştu. Bu da elbette ki sorunsuz, çatışmasız bir dönem değildi. Bu hukuku “güçler ayrılığı ilkesi” diye formüle ettiler. Daha önce burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte liberalizmin teorisyenlerince formüle edilmiş bir teoriydi ve burjuva devletlerin çoğunda da uygulanmaktaydı. 1945’ten 2016’ya kadar en azından bu yönetim biçimini uyguladıklarını iddia edegeldiler.

2016’da hâkim sınıflar arasındaki mücadele silahlı çatışma boyutuna sıçradı ve darbe girişimi olarak hayat buldu. Hâkim klik tarafından da bastırıldı. Ondan sonra devleti oluşturan tüm klikler, formel ve enformel yapılar bir şekilde hâkim kliğin arkasına dizildi. Ve fiili olarak “tek adam” yönetimine geçildi. Ayaklanan kliği bastırma motivasyonu ile bu bir dönem sorunsuz devam etti. Gelişmenin bir aşamasında hâkim klik etrafında biriken klikler, işin farklı yönünü görüp itiraza başladılar. “Adalet yürüyüşü” ve “sivil darbe” söylemleri bunların ürünü idi. İktidardaki klik rant paylaşımında diğer fraksiyonların payını yok eden ya da azaltan yönelimler içine girdi. Bu duruma itirazlar yükselince “FETÖ” ve “PKK” bahane edilerek “beka sorunu” ortaya konmaya çalışıldı. Buradan “tek adamlık” yönetim sistemine meşruluk kazandırılmaya çalışıldı. Bunda özellikle Kürt Ulusal Hareketi’ne (KUH) saldırılar üzerinden epey de başarı sağlandı. Aynı zamanda “beka” söylemiyle bu yönetimin zorunluluğu da propaganda edildi. Halka ve Kürt ulusuna saldırılması diğer klik tarafından bir sorun olarak zaten görülmüyordu. Özellikle kamu ihalelerinin ve yap-işlet-devret şeklinde rantların büyük kısmının AKP yandaşı belli sayıdaki holdinge verilmesi kabul edilmiyordu. Dolayısıyla KUH’a ve “FETÖ”ye karşı mücadelenin her şeye perde yapılması burjuva muhalefet tarafından artık kabul edilmiyordu. İktidarın, muhalefeti kendine mahkûm etme siyasetinin de sonuna gelinmişti.

Rantın tek elden paylaştırılmasının keyfiyeti geliştireceği de açıktı ve görüldüğü kadarıyla da keyfiyet alabildiğine gelişmiş durumdadır. Çeteler ve mafyaların da hâkim sınıf bileşenlerinin bir parçası olduğunu söyledik. Bunlar kapitalist emperyalist devletlerde mali oligarşik sermayenin bir bileşeniyken burjuva-feodal sistemlerde hâkim sınıfların bileşeni içindedirler. Kapitalist emperyalist ülkelerde göreli olarak sermaye fraksiyonları arasında sınırlar belirgindir, kurumlar oturmuştur. Demokratik devrimi gerçekleştirmemiş ülkelerde ise burjuva anlamda bile eşitlik, özgürlük, adalet vb. yoktur. Çete, mafya bu özgünlük içinde şekil almaktadır; bu sistemler daha fazla çeteleşme üretmektedir. Yarı sömürgelerde çetelerin meşruluk argümanı vatan, millet, din olmaktadır. Yani bunlar örtü olarak kullanılmaktadır.

2018’de başlayıp derinleşerek günümüze gelen, pandeminin daha da derinleştirdiği ekonomik kriz rant pastasını alabildiğine küçültmüştür. Dünün kardeşleri bugünün düşmanları haline geldi. Emperyalistler ve komprador burjuvazi bu rant paylaşımının bozulmasının ve “tek adamlık” yönetiminin keyfi uygulamalarının devlet erkini zayıflattığını düşünüyorlar. Bu sistemde ve bu yönetim kadrosu ile devam edilemeyeceğine karar vermiş gibi gözüküyorlar. Derin ekonomik kriz ortamında toplanan rantın sağa sola savrulması emperyalistler ve komprador burjuvazi için kabul edilemez bir durumdur.

* PR, Public Relations (İng.): Halkla İlişkiler. Bir kurum veya kişi için halkın genel algısının başarılı bir şekilde yönetilmesidir.

** Nepotizm, akraba kayırma veya kişi kayırma, öznel, adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık. Nepotizm kavramının Latince’de “Nepot” sözcüğünden geldiği, İngilizcede ise “Nephew” (yeğen) olduğu değişik çalışmalarda ifade edilmiştir. Nepotizm, kamu örgütlerinde ve iş örgütlerinde karşılaşılan önemli sorunlar arasındadır. (Vikipedi)

(Devam Edecek)