Yarı-Sömürgeliğin Kaçınılmaz Sonucu: Dış Politikadaki “U” Dönüşü Üzerine -II

Bugün ise ABD’de yaşanan iktidar değişiminin ardından artık TC devletinin bu politikayı sürdürebilme şansı hepten ortadan kalkmıştır. Biden’la birlikte ABD küresel hegemonyasını tekrardan tesis edebilmek adına Rusya ve Çin’e karşı daha sert bir rekabet yürütmeye hazırlanmaktadır bu doğrultuda müttefiklerini ve uşaklarını bu mücadelede daha çok kullanmak istemektedir. dolayısı ile ABD’nin artık yarı sömürgelerinin Rusya ve Çin’le ilişkilerinin geliştirmesine tahammül göstermeyeceği ortadadır.

ABD küresel hegemonyasını yeniden inşa edebilmek için öncelikle yarı sömürgelerini tekrardan tam itaat eder hâle getirmek zorunda olduğunu görmektedir. Bu sebeple Biden işbaşı yapar yapmaz yarı sömürgelerinin iplerini sıkılaştırmak adına harekete geçmiştir. Bu hususta AB ile birlikte hareket etmeye özen göstermektedir. Trump döneminde ABD ile AB arasında yaşanan sorunların büyümesi, bu emperyalistlerin ortak hareket etmesini önlemişti.

Bu durum ABD’nin yarı sömürgelerini hizaya çekmek adına uyguladığı baskısının etkisini sınırlamıştı. TC devleti başta olmak üzere birçok yarı sömürge, ABD’nin baskılarını arttırdığı dönemlerde çareyi AB’ye yanaşmakta bulmuştu. Bugün ise Biden AB’yi de yanına alarak yarı sömürgelerin manevra imkanlarını da elinden almış ve tam itaatten başka hiçbir şans bırakmamıştır. Artık ABD ve AB’ye bağımlı olan devletlerin emperyalistler arasındaki çelişkilere oynayarak dış politikada kendi ajandalarını takip etmeye çalışmaları, hele ABD ve AB’ye rağmen adımlar atmaları mümkün değildir. Nitekim Biden telefonda görüştüğü uşaklarına “artık işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini” söyleyerek bu mesajı net bir şekilde vermiştir. Biden aynı mesajı Erdoğan’a susarak, yani başkan seçilmesinin ardından uzunca bir süre aramayarak vermiştir. TC devleti de bu mesajı almış, son gelişmelerin de gösterdiği üzere dış politikasını yeniden ABD ve AB ile uyumlu hâle getirmek adına “U dönüşü”ne başlamıştır.

Dış politikada bu “U dönüşü”nün ortaya çıkmasına şaşılacak hiçbir şey yoktur. Zira TC devleti ekonomik, politik ve askeri açıdan ABD ve AB ile tam entegre olmuş, bu emperyalistlere göbekten bağımlı olan yarı sömürge bir ülkedir. Bugün TC devletinin ticaretinin yarısı Avrupalı emperyalistlerle gerçekleşmektedir. TC ekonomisi büyük oranda Avrupa ve ABD’deden akan sıcak para ile dönmektedir. Bu akışta meydana gelen en ufak bir aksaklık bile ekonomiyi alt-üst etmeye yetmektedir. NATO üyesi olan Türkiye, askeri olarak da ABD ve AB’ye tam bağlıdır. TC ordusunun yüksek teknoloji gerektiren donanımı ABD ve AB’den gerçekleştirilen ithalatla sağlanabilmektedir. Dolayısı ile böyle bir devletin, ABD ve AB’nin ipleri sıkılaştırarak tam itaati dayattığı bir konjonktürde, başka bir şansı yoktur. Yani bugün gerçekleşen “U dönüşü” Türk hakim sınıfları açısından bir tercih değil zorunluluktur. Her alanda ABD ve AB’ye bağımlı olan TC devletinin, Rusya ve Çin’i tercih etme imkânı yoktur. Elbette yarı sömürgelerin bulundukları kamp dolayısı ile efendileri de değişebilir. Örneğin İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan önce Alman emperyalizminin uşağı olan Türk komprador bürokratik burjuvazisi savaşın ardından ABD emperyalizminin kanatları altına girmek durumunda kalmıştır. Lakin bu tür değişimler yarı sömürgelerin iradeleriyle-tercihleriyle değil, emperyalistler arasındaki güç dengelerinin değişmesi ile, bir emperyalistin diğer emperyalisti alt ederek o pazarı ele geçirmesiyle olur. Bugün, daha yeni yeni güçlenen Rusya ve Çin’in, Türk komprador burjuvazisi açısından ABD ve AB’nin yerini tutabilmesi mümkün değildir.

Altını çizmek gerekir ki mevcut dış politikanın iflas etmesi ve Türk komprador burjuvazisinin bundan duyduğu rahatsızlıkta da AKP’yi dış politikada bir “U dönüşü”ne mecbur bırakmaktadır. İzlenen politika neticesinde yalnızca Irak ve Suriye’de Kürt Ulusal Hareketi’ne yönelik saldırılar arttırılabilmiş ve bu ülkelerde, kimi bölgeler işgal edilebilmiştir. Ancak Kürtlerin özellikle Suriye’de bir bütün kazanımları tasfiye edilememiştir.

Bunun yanında Ortadoğu’da izlenen İhvancı-yayılmacı politika, Sünni-Arap aleminin liderliğine oynanması elle tutulur hiçbir kazanç getirmemiştir. Tam tersine bu politika S. Arabistan ve Mısır başta olmak üzere neredeyse bütün Arap devletlerinin TC devletine “düşman” olmasına yol açmıştır. Zira, S. Arabistan da Mısır da bölgedeki Arap devletlerinin “lideri” olma iddiasındaki ülkelerdir. Dolayısı ile bu iki devlet, TC devletinin Arap ülkelerindeki etkisini artırmaya çalışmasında rahatsızlık duymuşlardır. Dahası, bu devletler görece daha liberal bir çizgiye sahip olan Müslüman Kardeşleri kendi iç rejimlerine yönelik de bir tehdit olarak görmektedirler. Nihayetinde AKP’nin Ortadoğu politikası, Arap ülkeleriyle ilişkilerin gerilmesine ve bu ülkelerle olan ticari ilişkilerin de ciddi hasar almasına yol açmıştır. Türk ticaret burjuvazisi açısından Ortadoğu ülkeleri en önemli pazarlardan biridir. Arap Baharı sürecinde, daha geniş pazarlarda etkin hâle gelme iştahı ile AKP’nin İhvancı-yayılmacı politikalarını destekleyen komprador burjuvazi, bugün elde olan pazarların dahi kaybedilmiş olmasından ciddi anlamda rahatsızdır. Bu sebeple, komprador burjuvazi AKP’den artık bölge ülkeleriyle ilişkilerin düzeltmesini istemektedir. Bölge ülkeleriyle ilişkilerin düzeltilmesinin yolu ise TC devletinin İhvancı politikasını terk ederek yeniden ABD-AB ile uyumlu bir dış politika izlemesinden geçiyor.

Diğer taraftan ABD-AB ve onların bölgedeki uşaklarıyla yaşanan gerilim Doğu Akdeniz’de de TC devletinin yalnızlaşmasına ve enerji kaynaklarının paylaşımından tamamen dışlanmasına yol açmıştır. Geleneksel olarak TC devleti ve Yunanistan arasındaki sorunlarda “tarafsız” davranan ABD, bugün ise ağırlığını Yunanistan’dan yana koymuştur. TC devletinin Ortadoğu politikası nedeniyle gerilim yaşadığı Arap devletleri de (Mısır, BAE, S. Arabistan) Yunanistan’ın yanında konumlanmıştır. TC devleti Doğu Akdeniz’de tatbikatlar düzenleyip, gerilimin tırmandırarak enerji paylaşımı masasına dahil olmaya çalışmıştır. Ne var ki ABD ve AB’nin yaptırım baskıları ile geri adım atmak, araştırma-sondaj gemilerini bölgeden çekerek gerilimi düşürmek zorunda kalmıştır. Yani AKP’nin D. Akdeniz politikası da iflas etmiştir. Türk hâkim sınıfları artık anlamıştır ki ABD-AB ile Mısır-İsrail başta olmak üzere bölge devletleriyle ilişkileri düzeltmeden D. Akdeniz’de enerji paylaşımı masasına dahil olabilmesi mümkün değildir. Bu da mevcut dış politikayı terk etmeyi gerektirmektedir.

Öte yandan Rusya ve Çin’e yakınlaşmanın ABD ve AB ile gerilimi artırması, Türk komprador burjuvazisinin özellikle TÜSİAD’da temsil edilen kliği ciddi anlamda endişelendirmektedir. Komprador burjuvazinin çok önemli bir bölümü ABD ve AB’li tekellerle büyük oranda entegre olmuş, onların ülkedeki acentaları durumundadırlar. Dolayısı ile ABD ve AB’nin aynı anda TC’ye ekonomik yaptırımlar uygulama ihtimalinin belirmesi, komprador burjuvaziyi korkutmuştur. Bu sebeple AKP’den ABD ve AB ile ilişkileri tekrar yoluna koyması istenmektedir. Nitekim TÜSİAD’ın sık sık bu yönde açıklamalar yapması bu isteğin bir tezahürüdür.

Nihayetinde tüm bu faktörler TC devletinin ABD ve AB ile tam uyumlu bir dış politika çizgisine yeniden çekilmeye zorlamaktadır. TC devleti de bu zorunluluğu artık idrak etmiş ve kimi adımları da atmaya başlamıştır. ABD ile ilişkilerin onarılması bu “yeni dönemde” Türk hakim sınıfları açısından öncelikli meseledir. Ancak ABD, ilişkilerin düzelmesi için öncelikle TC devletine, Rusya ile arasına mesafe koymasını dayatmaktadır. Bu doğrultuda, TC devletinin bir şekilde S-400’lerden kurtulmasını beklemektedir. Nitekim AKP de S-400 meselesinde geri adım atacağının sinyallerini vermektedir. H. Akar’ın “S-400’leri depoya kaldırma” açıklamaları bu minvalde okunmalıdır. Öte yandan TC ordusunun Karadeniz’de ABD ile tatbikatlar yapması da Rusya ile araya mesafe koyulmaya çalışıldığının bir diğer göstergesidir. ABD, Türk hakim sınıflarına her alanda kendisi ile tam uyumlu bir politika izlemesini dayatmaktadır. Bu sağlanana kadar AB ile birlikte uyguladığı baskıyı sürdürecektir. Nitekim TC devleti, D. Akdeniz meselesinde de Yunanistan’la masaya oturmak zorunda kalarak enerji paylaşımında ABD ve AB’nin bırakacağı paya razı olacağını göstermiştir.

ABD-AB ile bir diğer anlaşmazlık da Kürt meselesinde yaşanmaktadır. ABD TC devletinin içeride Kürtlerle masaya oturmasını, en azından Suriye’deki Kürtlerle bir şekilde anlaşmasını istemektedir. TC devleti bugüne kadar ABD’nin Türk hâkim sınıflarını daha fazla Rusya’nın yanına itmemek adına sessiz kalıp onay vermesiyle Rojava’da, Irak Kürdistanı’ndan işgal operasyonlarına girişmiştir. Ancak Biden yönetimi İran ve Suriye’ye karşı kullanabilmek adına QSD ile ilişkilere Trump döneminde göre daha çok önem vermektedir.

Öte yandan son dönemde Mısır, İsrail ve S. Arabistan ile ilişkilerin onarılması adına atılmak istenen adımlar da ABD ve AB ile ilişkileri düzeltme çabalarının bir parçası olarak okunabilir. ABD’nin, AKP’nin Ortadoğu politikasından özellikle de Müslüman Kardeşler’e desteğini sürdürmesinden büyük rahatsızlık duyduğu bilinmektedir. Bu sebeple AKP/RTE bugün Mısır, İsrail ve S. Arabistan gibi bölgedeki diğer ABD uşaklarıyla arasını düzeltmeye çalışarak ABD ile uyumlu bir Ortadoğu politikasına geçiş yapacağının sinyalini vermektedir. Mısır ve S. Arabistan ile anlaşmaya çalışarak AKP, İhvancı politikanın iflas ettiğini de kabul etmiştir. Zira bu ülkelerle arayı düzeltmenin yolu Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin kesilmesinden ve “Sünni-Arap” liderliği iddialarından vazgeçilmesinden geçmektedir. Nitekim Mısır ve S. Arabistan bunları ön şart olarak AKP’nin önüne koymuşlardır. ABD ve AB ile de ilişkileri düzeltmek adına TC devletinin bu geri adımı atmaktan başka bir çaresi yoktur.

Dış politikadaki bu dönüşünün Türk hâkim sınıflarına ciddi bir faturası olacağını da belirtmek gerekir. Bu faturayı çıkaracak olan Rusya ve Çin olacaktır. Çin ve özellikle Rusya’nın TC devletinin yeniden ABD ve AB eksenine kaymasından ciddi bir rahatsızlık duyacağı aşikârdır. “Denge siyaseti”ni sürdürebilmek adına verilen tavizler nedeniyle Rusya ve Çin’e birçok alanda bağımlı hâle gelindiği de bilinmektedir. Dolayısı ile Rusya’nın da Çin’in de elinde TC’yi cezalandırabilecekleri birçok alan ve araç vardır. Yani Rusya ve Çin ile ilişkilerin bozulmasının da ağır bir bedeli olacaktır. Kuşkusuz bu bedelin ödeneceği alanlardan birisi Suriye’dir. TC devleti Suriye’ye Rusya’nın izni ile girmiştir ve onun göz yumması ile Suriye’de kalabilmekte, işgal ettiği kimi bölgeleri elinde tutabilmektedir. Ancak bu saatten sonra artık Rusya’nın, TC’nin Suriye’deki varlığına daha fazla tahammül göstermeyeceği açıktır. Nitekim TC devletinin ABD ve AB’ye yanaşmaya başlaması ile birlikte İdlib ve El Bab’da bombardımanlarına yeniden başlamıştır. Yani TC’nin bu bölgeleri artık eline tutabilmesinin mümkün olmadığı söylenebilir. Türk hâkim sınıfları için Suriye defteri artık kapanmaktadır. Avrupa Parlamentosu da TC’yi Suriye’de işgalci olarak gördüğünü açıklamıştır. Yani emperyalistler bu konuda başka nedenler kaynaklı anlaşmıştır. Bu Türk hakim sınıflarının Suriye’deki hayallerinin sonudur. Bundan sonra olsa olsa hamaset nutukları atılır, çok kez yapıldığı gibi.

Özcesi dış politikada Türk hâkim sınıfları açısından “Arap Baharı” ile başlayan bölgesel liderlik ve toprak genişletme hülyalarının görüldüğü dönem kapanmıştır. Bu hülyaların yön verdiği ve zaten iflas etmiş olan politikalardan çark edilmek zorunda kalınmıştır. Yarı sömürgelik gerçeği AKP ve RTE’yi yeniden ABD ve AB’nin kollarına atmıştır. Kuşkusuz dış politikada gerçekleşen bu dönüşümün AKP ve RTE açısından bir bedeli olacaktır. Zira “yeni” politikaların eski kadrolarla yürütülmesi mümkün değildir. AKP’nin hem ABD-AB için hem de diğer bölge ülkeleri açısından güvenilmezliği ortadadır. Dolayısı ile Türk hakim sınıflarının ilişkilerini düzeltmek istediği bu güçlere güven verebilmek adına RTE ve AKP’yi iktidardan indirmeleri güçlü bir ihtimaldir.

Diğer yandan dış politikada yaşanan bu “U dönüşü”nün AKP’nin MHP ile kurduğu ittifaka ciddi bir olumsuzluk olarak yansıyacağı söylenebilir. Türk komprador burjuvazisinin en saldırgan kesiminin temsilcisi olan MHP’nin, ilhakçı-yayılmacı politikalardan vazgeçilmek zorunda kalınmasından ciddi anlamda rahatsızlık duyacağı ortadadır. Hele AKP, ABD’nin dayatması sonucu Rojava’nın statüsünü kabullenmek zorunda kalırsa, MHP ve ulusalcı-Kemalistlerle tekrardan açık bir çatışmaya sürüklenmesi ihtimali güçlüdür. Yani dış politikadaki bu “U dönüşü” iç politikada da ciddi çalkantılara ve değişimlere yol açacaktır. Bunu önlemek adına içeride KUH’a saldırıları arttırarak, HDP’nin kapatılması gibi MHP’nin kimi istemlerine “evet” diyecektir. Buna MHP’nin razı olup olmayacağını zaman gösterecek.

Son söz olarak belirtmek gerekir ki Türk hakim sınıfları ABD ve AB’nin yeniden gözüne girebilmek adına, yine bu emperyalistlere birçok taviz verecek, halkın yarattığı değerleri bunlara daha fazla peşkeş çekecektir. Önceki dönemde “maceracı” politikaların faturasını halka ödeten AKP, şimdi de bu politikalardan dönüşün faturasını halka çıkaracaktır. Dolayısı ile halk açısından yegâne çözüm emperyalistlerin ve onların uşağı yerli hâkim sınıfların sömürücü düzenini muzaffer bir devrimle yerle bir etmektir.

Yazının İlk Bölümü

Yarı-Sömürgeliğin Kaçınılmaz Sonucu: Dış Politikadaki “U” Dönüşü Üzerine -I