Bu Hepimizin Sorunu Mu?

[responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”Makaleyi dinle “]

Kadının kurtuluşu sorunu saflarımızda ne denli sık tartışılsa da güçlü bir şekilde tartışmadan söz edemiyoruz. Tarafların argümanlarının oldukça yetersiz olduğu ve bu anlamıyla etkili bir mücadele biçimi gelişmediğini görüyoruz.

“Komünist kadın nasıl olmalıdır?” sorusu komünizm fikri ortaya konulduğundan beri soruluyor. Komünist partilerin kurulmasıyla daha sık ve acımasız şekilde sorulmaya devam etmiştir. Buna ek olarak komünist erkeklerin nasıl olması gerektiği de azımsanmayacak düzeyde tartışma konusu olmaktadır. Kadının kurtuluşu sorunun ne olduğunu bilmeden bu soru üzerine büyük laflar söylemek söyleyeni gülünç bir duruma sokmaktadır.

Clara Zetkin “Komünist partilerinin saflarında bile kadınlara karşı dar kafalı, küçük burjuvaca, küçümseyici bir tutumun kalıntıları daha hâlâ güçlü bir etkiye sahiptir. Erkekler gelişebilirler, örgütlenebilirler, yönetebilirler, savaşabilirler, her şeyi yapabilirler. Ama kadınlar ancak istisnai durumlarda, ancak eğer atılgan, yetenekli ve yetkinlerse.” diyor. Bu alıntıdaki “bile” kelimesi bizi irdelememiz gereken bir noktaya çekmektedir.

Erkek egemenliğin sorgulanmaması değişik biçimlerde devrimci saflarda da görünür. Devrimci-komünistler toplumdan azade değiller. O toplumun içinden çıkıp gelmenin yanı sıra mevcut toplumsal yapı içinde var olmak nesnel bir durum oluşturur. Fakat bu sadece nesnel bir durumdur. Bu erkek egemenliğin ve onun “incilerinin” sorgulanmayacağı anlamı taşımaz. Nesnel duruma karşı komünizm fikrinin etkinliğini görmeyen, reddeden tavır buna yön veren anlayış doğrudan ideolojiktir. Bu da erkek egemen ideolojiye tekabül eder. Devrimci olmak salt siyasal bir olgu olmayıp, gündelik yaşamın her anına yansıması gereken bir yaşam tarzı olarak ortaya konuyorsa, en başta erkekliğin sorgulanması gerekir. Devrimci-komünist bir erkeğin örgütlü olmayan erkeğe göre daha cüretli olmasını bekleriz. Erkeklik bağlamında kendisini tüm gerçekliğiyle yalın bir şekilde ortaya koymaması ya da koyamaması önemli bir sorundur. Neyin erkek egemenliğe tekabül ettiği neyin etmediği konusu ise çok daha tartışmalıdır. Bunun cevabı ancak andaki durum incelenerek bulunabilir. Fakat erkek egemen yani komünist olmayan bir bakışla inceleniyorsa hiçbir zaman erkek egemenliğe tekabül ettiği sonucuna varılmaz.

HALKIN GERİ YANLARININ SAFLARIMIZDAKİ TEZAHÜRÜ

Devrimci saflardaki komün yaşamında kadın ve erkek eşitliği oldukça gelişkindir. Nitekim devrimci-komünist olmanın yansımasıdır bu eşitlik. Fakat bazen bu soyut bir eşitliğe tekabül eder. Eşitliği indirgemeci bir tutumla ev işlerindeki kadınlık ve erkeklik rolleriyle tartışmak büyük resmi kaçırmaya sebep olmaktadır. Bunların gerçek eşitlikte çok küçük detaylar olduğunu bilelim. Bilinç düzeyinde sağlanmayan eşitlik nihayetinde “inceltilmiş” erkekliğe denk düşecektir. Pozitif ayrımcılık da bu eksende tartışılmakta ve anlaşılmamaktadır. Erkek ve kadın yoldaşlarda bu konuda berrak bir fikir oluşmamasının nedenlerinden biri toplumsal yapıyla gerçek bir hesaplaşma içine girmemiş olmalarıdır. Burjuva-feodal toplumsal yapının geri yanları mutlaka komünist saflara da sirayet edecektir, ki bunun kaçınılmazlığını kabul edelim. Bunu reddetmeye kalkışmak çelişki yasasının anlaşılmadığı, tarihsel süreçlerin ihmal edildiği ve iki çizgi mücadelesine gerek olmadığı sonucuna çıkar. Komünist partilerde komünist olan ve komünist olmayan düşünce her daim vardır, bu nedenle iki çizgi mücadelesi süreklidir. Burada komünist olan yön cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması ise -ki öyledir- komünist saflarda bunun sağlanması için mücadele etmek gerekir. Halk içindeki çelişkiler konusunun iki çizgi mücadelesinin konusu olmadığını söylüyoruz. Komünist çizgi halk içine, işçi sınıfına dışarıdan gelir; iki çizgi mücadelesini komünist zeminler için tanımlıyoruz. Bu, halk içindeki sorunlarla mücadele edilmemesi anlamına gelmemektir. Komünist müdahale şarttır. Örneğin çalışma yaptığımız evlerde kadının çalışma hakkını ve ev işlerinin iş bölümüyle görülmesi gerektiğini savunmak çalışmamızın gündemine alınmalıdır. Bunun bir üst aşaması iş bölümlerinin toplumsallaşması anlayışını ulaştırmak olmalıdır. Bir fabrikada örgütlenme çalışması yapıyorsak yine eşit işe eşit ücret, kreş gibi hakları anlatmak; kadının ücretli ve ücretsiz emeğinin iç içe durumunu açıklamak zorundayız. Halkın geri yanlarıyla uzlaşmacı bir çizgide olursak faaliyetlerimiz nasıl olur? Kadın yoldaşların evin kadınıyla mutfakta olduğu ve kaynamayan tenceresine sıkışmış siyaset ürettiği, erkek yoldaşların evin erkeğiyle salonda siyaset konuştuğu, atölye ve fabrikalarda patronun ulusal ya da dini kimliği nedeniyle “demokrat niteliği” ön plana çıkarılarak sömürünün gözümüze batmadığı durumlar oluşabilir. Tüm bunlar kimliklerin sınıflar üstü ve dokunulmaz olduğu ya da aşılması zor engeller olduğu fikrini içinde barındırır. Aynı zamanda halkın değiştirici ve dönüştürücü gücüne inanmadığını, yani halka güvenin zedelendiğini gösterir.

KOMÜNİSTLERİN SORUMLULUKLARI

Devrimci-komünistlerin “karın ağrısı” olarak kavramaktan öteye gidemediği sorunlardan biri kolektif içindeki cinsiyet eşitsizliğidir. Neredeyse herkesin cinsiyet eşitsizliği olduğunu düşündüğünü bir toplamda bunu ifade etme biçimi oldukça zayıf kalmaktadır. Adını koyamamanın, gerekçelendirememenin getirdiği dayanıksız düşünceler bir yandan diğer yana savrulmaktadır. Örneğin pratik faaliyette erkek yoldaşların atılgan olduğu gerçekliği bir yana kadın yoldaşların daha atılgan olması gerektiği fikri her zaman vardır ve dillendirilir. Dillendirildikten sonra artık bir eleştiri olarak kadın yoldaşların omuzuna çözüm gücü olma sorumluluğu yüklenir. Biz “Evet, daha atılgan olmayız.” deriz ve fikrin sahibi ise kenara çekilir. Bu aşamadan sonra genellikle kolektif bir çözüme kavuşmaz. Erkek yoldaşların kadın yoldaşlardan daha atılgan olduğu “ezberlenmiş” cümlelerle gerekçelendirilirken derinleştirilmez. Daha da beteri şudur: Kadın yoldaşların kadın oldukları için alıngan olduğu hissiyle hareket edilmesi, erkek yoldaşların da erkek egemenliğine düşmemek için bir şey yapmaması. Demek ki kadının kurtuluşu sorunu bilinç düzeyinde sahiplenilmemiştir.

Komünistler sınıfın kurtuluşu için mücadele ederken cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelenin de en etkili özneleri oldukları iddiasındadırlar. Kadının kurtuluşu sorununu yalnızca kadınlara yüklemek eksik olacaktır. Elbette devrimci-komünist kadınların sorumlulukları bu konuda da oldukça fazladır. Fakat nasıl ki bu sorunun toplumsallaşması gerektiğini söylüyorsak saflarda da toplamın sorunu haline getirilmelidir. Kolektife mal edilmediği sürece güçlü bir yönelimde bulunamayacağımızı biliyoruz. Tartışmaktan çekinmek, kendini eksik görüp üstüne gitmemek, “erkekliğinden” ödün vermemek aslında doğruyu bulmakta kendindeki gücü farkında olmamaktan kaynaklanıyor. Halbuki devrimci olma gücü bulunan herkesin doğruyu bulma gücü de vardır. Doğruyu ve ileriyi yakalamak devrimciliğe içkindir. Komünist partilerde “bile” yaşam şansı bulan erkek egemenlik ancak doğru olan hedeflenirse yenilebilecektir. “Bile” dedik, çünkü Komünist Partisinde mücadele başka yerlerde olan mücadelelerden üstündür. Buradaki mücadele burjuvaziye karşı zaferin en güçlü fikirlerinin yatağıdır. Bu, kadının kurtuluşu sorunu bakımından da farklı değerlendirilemez.